İKTİDARA SİGORTALANMAK UĞRUNA İSLAMİ MUHALEFETİ LÜMPENLEŞTİRENLERE DAİR
Hasan Dündar…
Çocukluğumdan bu yana tanırım.
Kendisinin de bu yazının yazılmasına vesile olan yazısında ifade ettiği gibi uzun boylu / derinlemesine bir konuşmuşluğumuz / fikir teatisinde bulunmuşluğumuz yok.
Samimi / dürüst / İslami duyarlılığı yüksek / okuyan / düşünen / bir duruşu olan / yanlışı düzeltmeye, çevresine ve yaşadığı memlekete faydalı olmaya çalışan bir kişilik olarak bilirdim bugüne kadar.
Meğer öyle değilmiş, demeyeceğim elbette.
Ama şunu söyleyebilirim: İktidara yakın olmak insanı kendisinin de fark edemeyeceği derinlikte bozuyor / içten içe çürütüyor ve 40 yıl boyunca edindiği müktesebatı fena halde deforme edebiliyormuş.
Liberal tarihçi Lord Acton ‘İktidar yozlaşmayı doğurur, mutlak iktidar mutlak yozlaşmayı doğurur’ diyor ya….Keşke aksi ispatlanabilseydi.
…
Hasan Dündar, Ocak ayı içinde malatyahaber.com’da yayınlanan ‘Kaybeden Şehir Malatya’dan 2009 Kesitleri’ başlıklı yazıma yönelik bir eleştiri denemesi kaleme almış.
Malatya Net Haber Gazetesi ve internet sitesinde yayınlanan sözkonusu yazıdan yaklaşık 2 hafta sonra haberdar oldum.
Okudum.
Lakin Hasan Dündar adına, 40 yıllık geçmişi adına gerçekten üzüldüm / acıdım ve zavallıca buldum.
Son derece tutarsız ve çelişik tezler içeren yazıda Hasan Dündar özetle, 1- Yazımın dedikodu temelli olduğunu savunuyor. 2- Yazıdaki eleştirilerimi, haklarında yazdığım AKP milletvekillerinin yüzlerine karşı söyleyemeyeceğimi iddia ediyor. 3- Benim bu yazı ile kendimi birilerine sigorta ettirdiğimi ileri sürüyor. 4- Dar’ul harp gibi kavram ve meselelerin benim boyumu aşacağını söylüyor. 5- En önemlisi de AKP Malatya Milletvekilleri, AKP İl Başkanı ve AKP’li Malatya belediye başkanını nasıl olur da eleştirme cür’etini gösterdiğimi sorguluyor.
Yazısının başlığını entelektüel düzeyin nerelerde olduğunu göstermesi bakımından çarpıcı, fakat aynı zamanda pespaye bir veri ortaya koyduğu için burada yeniden anmak istemiyorum. Ama, yazısının başlığını esinlendiği referansının mahalle kavgasına yakışır düzeydeki bir zekadan öte anlam taşımadığını burada kendisine hatırlatayım.
Seçilmiş bir belediye meclisi üyesinin yasal hakları ve kendisine oy veren Malatya halkına karşı sorumlulukları kapsamındaki faaliyetlerini ‘Semra Kaynana’ tiplemesi ile aşağılayan, meclis üyesinin demokratik karar alma süreçlerinde etkin olma çabasını karikatürize eden, bu arada Malatya basınının hangi haberleri yazıp hangilerini yazmaması gerektiğini dikte etmek gibi haddini bilmez anti-demokrat anlayışla mücehhez bir referansla yazınıza başlık atıyorsanız, düzeyinizdeki sorunsalı o anda cümle aleme göstermiş oluyorsunuz doğal olarak.
Dinle Hasan Dündar Bey !
Önce bir not: Cevabım yazınızın hak ettiğinden çok daha uzun olacak. Çünkü, bu vesile ile özeleştiri yapma yetenek ve geleneğinden yoksunlar topluluğuna faydam olsun istedim.
Yazınızı kendi adınıza mı, kendi özgür iradenizle mi, yoksa TSO seçimleri ile ilgili yaklaşık 4 yıl önce yazdığım eleştirel bir yazı nedeni ile beni tehdit etmek üzere Malatya Belediyesi’ndeki odama gelen ve kaba kuvvet de dahil olmak üzere birçok seçeneğin masada olduğunu açıkça ifade ederek beni fiilen tehdit edenleri bana gönderen zümre adına mı yazdınız bilmiyorum. (Meraklısına not: Tehditçi sünepelere 3 saatlik sert tartışmada gereken dersi vermiştim)
Ama bildiğim bir gerçek var: AKP ve AKP’li unsurlara yaranmak, kendilerini savunma kabiliyetine sahip AKP İl Başkanı Mustafa Şahin, AKP Malatya Milletvekilleri Öznur Çalık, Ömer Faruk Öz, İhsan Koca, Mücahit Fındıklı, TSO Başkanı Hasan Erkoç, Rektör Prof. Dr. Cemil Çelik, Vali Ulvi Saran’ın avukatlığını yapmak uğruna bana çamur sıçratıyorsunuz.
Bir ön alma çabası olarak, adını andığım şahısların avukatlığını yapmadığınızı yazıyorsunuz. Fakat orta düzey zekaya sahip herhangi bir okuyucu kraldan çok kralcılık yapma pahasına da olsa, kendilerini savunabilecek her türlü enstrümana sahip bu zevatın avukatlığını üstlendiğinizi rahatlıkla anlayacaktır.
Rol çalıyorsunuz. Başlığınıza ilham veren hastalıklı anlayışını dışa vuran hazret gibi. O, üstüne hiç vazife olmadığı halde belediye başkanı adına konuşurken, siz milletvekillerinin, valinin, rektörün, belediye başkanının ve TSO başkanının rolünü çalarak onlar adına cevap veriyorsunuz. Psikiyatrlar ise rol çalma hevesindekilere kişilik yetmezliği tanısı koyuyor.
Yazınız boyunca çamur sıçratıyorsunuz, fakat yazınızın giriş bölümünde de şu cümleyi kullanıyorsunuz benim için: ‘’Geçenlerde yine yaptığını yaptı, adeta kitabın orta yerinde bir yazı yazdı.’’
Bu nasıl bir mantık örgüsü, bu nasıl bir yazı kurgusu? Hem kitabın orta yerinde bir yazı yazdığımı ifade ediyorsunuz hem de yazı boyunca neredeyse kutsiyet atfettiğiniz AKP’li unsurları eleştirdiğim için kırmızı görmüş boğanın ruh hali ile kalemşorluk yapıyorsunuz.
‘’Kitabın orta yerinde’’ deyimi, doğruyu, sadece doğruyu söylemek demektir, bilirsiniz. Madem doğruları dile getiren ‘kitabın orta yerinde bir yazı’ya imza atmışım neden rahatsız oluyorsunuz? Hem tasdik ve takdir ediyorsunuz, hem de bağlamından kopararak alıntıladığınız pasajlarla beni yanlışlama gibi beyhude bir çabaya girişiyorsunuz.
Hasan Bey !
Eleştirme denemesinde bulunduğunuz o yazıyı avukatlığını üstlendiğiniz AKP’li unsurlara yaranmak uğruna yanlışlama çabanızı ben anlayabiliyorum. Siyasette, iş dünyasında beklentileriniz, küçük dünyanızda sizi mutlu edeceğini umduğunuz siyasi istikbal planlarınız olabilir.
Fakat yazımı siyasi istikbalinize, AKP içindeki ve iş dünyasındaki mücadelenize meze edemezsiniz.
Buna gücünüz yetmez. İzin de vermem.
Çünkü o yazıda tek kelime dedikodu, tek kelime iftira, tek kelime çamur yoktur. O yazı gerçekleri, sadece gerçekleri ortaya koyan belgesel bir yazıdır. İspatlanamayacak hiçbir unsuru yoktur. Bugüne kadar yazdığım sayısız yazı ve TV yorumlarım gibi…
Üstad Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabesi’ndeki deyimi ile güneşi ceketinizin altında kaybetmeye çalışıyorsunuz. Üstadın bu sözünün devamındaki ifadeyi ise kullanmıyorum, onu hak ettiğinizi şimdilik kaydı ile düşünmüyorum.
AKP gibi İslami Muhalefeti yok etmek / sisteme entegre etmek / mevcut sistemin bekasını sağlama almak / İslami düşünceyi sekülerleştirmek üzere iktidara getirilen bir iktidarın payandalığı adına gerçeklerle bağımızı kesmek gibi misyon üstlenmişsiniz.
Biliyor musunuz çok acı bir durumla karşı karşıyayız.
Onca badireden geçen İslami Muhalefet geleneğinden temayüz edenler bugün müteahhitlikten başka hiçbir artısı olmayan Mücahit Fındıklı’yı, ailesinin tüm bireylerini devletin olanaklarından yararlandırmak için çırpınan Öznur Çalık’ı, Ömer Faruk Öz’ün deyimi ile ‘Özel hastanelere rant sağlama’ çabaları ayyuka çıkan İhsan Koca’yı, göreve başlar başlamaz yolsuzluk dosyası cumhuriyet savcılığına düşen belediye başkanı Ahmet Çakır’ı savunmayı temel misyonları olarak üstlenmişler.
Yazık.
Kimdir Mücahit Fındıklı, Öznur Çalık, Ömer Faruk Öz, İhsan Koca, Mehmet Şahin, Ahmet Çakır?
Bu isimler ellerinde güç bulundurduklarından dolayı sizin için çok ama çok önemli olabilirler. İktidar erkini kullanabildikleri için, birilerine teşvik kredisi, birilerine makam, birilerine yolsuzluk yapma cesareti, birilerine mal mülk, birilerine ihale, birilerine imar yolsuzluğu yaptığında hesap sorulmayacak ortam sağladığı için pek makbul şahsiyetler olabilirler.
Ama benim için onlar, yetenekleri, ehliyetleri ve birikimleri ile değil hayatın piyangosu ile asla hak etmedikleri bir noktada bulunan ve Malatya’yı sosyo-ekonomik ve düşünsel zenginlik anlamında on yıllarca geri götüren, yolsuzluklarla anılan, Malatya için değil kendi çevreleri için çalıştıkları artık Malatya halkınca genel kabul gören fani insanlar ve vasat mı vasat siyasi figürlerdir.
Doğrudur, parti lideri tarafından belirlenen isimler olmasına karşın AK Parti’ye verilen oylar nedeniyle parti listesindeki bu isimler biçimsel de olsa halkın iradesini temsil ediyor. Fakat temsil kabiliyetlerinin profili ise yerlerde sürünüyor. AKP’nin genel performansının çok çok gerisindeler ve Malatya için çalışmıyor, kendi özel gündemlerini takip etmekle meşguller.
Değer yargılarımız farklı.
Ben siper olduğunuz zevatın kamu gücünü kullanırken takındığı tavrın ahlakiliğini ve sorumluluklarını yerine getirip getirmediğini sorgularken, siz ‘ Onlar iktidar.İktidar temsilcilerini nasıl eleştirisiniz?’ tavrı ile AKP’li unsurların eleştirilmezliğini, dokunulmazlığını, üstünlüğünü, ayrıcalığını ve günahsızlığını ima ediyor, hukukun gücünü değil, gücün hukukunu tesis etmeye çalışarak zihinsel çürümeye çarpıcı bir örnek oluşturuyorsunuz.
Ben bir gazeteci olarak sorumluluk makamındaki insanları somut ve belgelenebilir olaylardan hareketle ve sorumlulukları bağlamında sorgularken, siz bir işadamı kaygısıyla ‘Öznur Ablama, Ömer, İhsan ve Mücahit Abim’e neden dokunuyorsunuz?’ yakınması ile kalem oynatıyor, politik tetikçi pozisyonuna düşme riski ile karşı karşıya kalmayı bile göze alabiliyorsunuz.
Ben, mensubiyeti ne olursa olsun hırsız hırsızdır ve hırsızlık yapana da hırsız olduğu yüksek sesle söylenmelidir derken, siz, neredeyse ‘Hırsız AKP’li ise sorun yok’ söylemini dillendireceksiniz.
Ben gereğinden fazla somut yolsuzluk örneği veriyorum, siz ‘Hani, nerede? Bir örnek ver’ diyerek okuduğunu anlayamama hastalığına düçar olduğunuzu gösteriyorsunuz.
Ben siyasilerin ve bürokrasinin iş ve işlemlerinden dolayı hesap vermek zorunda olduklarını, çalışmalarını şeffaf ve denetlenebilir biçimde yürütmeleri gerektiği anlayışından hareketle, kim olursa olsun, hangi ekonomi-politik-bürokratik gücü elinde bulundurursa bulundursun putlaştırılmaya reddiye yazarken, siz, neredeyse AKP’lilerin suç işleme özgürlüğüne dair içtihat üretmeye çalışıyorsunuz.
Kamu hukukunun gözetilmesi zaviyesinde İslam Peygamberi Hz. Muhammed, kızı Hz. Fatıma’ya bile en ufak ayrıcalık tanımazken, siz ‘AKP’li ise her türlü haltı yiyebilir’ havasındasınız.
Ben ‘AKP, özellikle yerel düzeyde siyaseti, sebepsiz zenginleşme aracı olarak kullanıyor’ şeklindeki tezimi somut yolsuzluk örnekleri ile temellendiriyorum, siz bu somut örnekleri görmezden geliyorsunuz. Bununla da kalmayıp bunları deşifre edenlerden hesap sormaya kalkışıyorsunuz.
…
Nereden nereye?
Siyasal zeminde İslami söylemin yükselmesini sağlayan politik örgütlenmenin yakın tarihteki en önemli siyasal figürü olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı siyaset yaptığı için küfürle itham edenler / tağuti düzene hizmet etmekle suçlayanlar bugün siyasetin ve tağuti olarak niteledikleri sistemin merkezinde yer kapma mücadelesi veriyor.
Üstelik sistemde yer kapma mücadelesi o sistemi dönüştürmek için yapılmıyor. Tam tersine İslami muhalefeti lümpenleştirmek / kimliksizleştirmek / kişiliksizleştirmek / yozlaştırmak / sisteme entegre etmek, en önemlisi de 28 Şubat’ta keşfettikleri dünyevileşmeyi, paraya, iktidar gücüne tahvil etmek için yapıyorlar.
Mustafa İslamoğlu, müslümanların yoksulluk sınavını çok başarılı biçimde geçtiklerini, ancak zenginliklerinde ise sınıfta kaldıklarını vurgulayarak Yahudileşme Temayülü tehlikesine dikkat çekiyor. Teşekkürler Mustafa İslamoğlu, çağımızın hastalığı ancak bu kadar veciz anlatılabilirdi.
…
Hasan Bey !
Hz. Ömer gibi adaletin kılıcı abide şahsiyet bile eleştiriden azade olamazken görev süreleri dolduğunda, ellerinde çevresine hortumlatacağı devlet imkânı kalmadığında cep telefonunuzda isimlerini bile sileceğiniz insanları neden eleştiriden münezzeh görüyorsunuz?
İmam Maturidi sorgulanmayan, tahkik edilmeyen, araştırılmayan imanı eksik iman olarak nitelerken, siz, -bırakın imanı, akaidi- millete karşı sorumlu olan politik figürlerin sorgulanması eylemine karşı barikat kurmak gibi acınacak bir eylem içinde bulunuyorsunuz. Neden? Çünkü onlar iktidar. Çünkü onlar gücü elinde bulunduruyor. Çünkü onlar AKP’li.
Güce tapınma hastalığı sizi de mi kapsama alanına aldı yoksa?
Bu sicil size yeter.
Bakın Hasan Bey !
Farkındayım yazı uzadı. O yüzden birkaç noktaya daha değinip noktalayacağım.
Hasan Bey, soruyorsunuz: Haklarında yazdığın Mücahit Fındıklı, Öznur Çalık, Ömer Faruk Öz, İhsan Koca, Hasan Erkoç’un bizzat yüzlerine bunarlı söyleyebilir misin?
Anlaşılan benim gazeteciliğimi hiç mi hiç bilmiyorsunuz, ya da biliyor fakat bilmiyor ayaklarına yatıyorsunuz. Şunu çok iyi bilin: Sizin için birer tabu olan bu insanlara yazdıklarımdan çok daha sert, çok daha köşeli eleştirilerimi yüzlerine söylerim / söyledim. Öznur Çalık ablanıza, Mücahit Fındıklı abinize sorabilirsiniz. İsterseniz malum şahısların hepsini ofisinize davet edin, ben de geleyim, onların yüzüne karşı nasıl konuşacağımı bizzat gözlerinizle görün. Var mısınız?
Yazdığını muhatabının yüzüne karşı savunamayan şerefsiz ve onursuzdur. Benim yazılarımdaki her harf her kelime onurumdur, şerefimdir. Onurlu bir gazetecinin grafiğinde de asansör gibi iniş ve çıkışlar yoktur. Dosdoğru bir çizgi vardır.
Bağımsız / bağlantısız / siyasilerden ve güç odaklarından beslenmeyen gazeteci tipine çok alışık olmadığınız, gazetecinin bağımsızlığı yerine gazetecinin yandaşlığı kavramına aşina olduğunuz için gazetecinin kalemini özgürce / cesurca oynatmasına aklınız ermeyebilir, bunu anlarım. Ama aklınızın ermediği konularda da hüküm verdiğinizde müfteri sıfatını kazanma tehlikesi ile karşı karşıya kalırsınız.
Aklın ermesi dedim ya, şu ‘Dar’ul harp’ meselesine neden bu kadar taktığınızı anlamadım doğrusu. ‘Aklın ermez, yaşın yetmez’ diyorsunuz ‘Dar’ul Harp’ konusunda. Ben de diyorum ki, ‘Türkiye’de Dar’ul Harb – Dar’ul İslam (Dar-al Harb & Dar-al İslam) Tartışmaları ve İslami Hareketlerdeki Yansıması’ başlıklı bir konferans bile veririm size.
Kendini oportünizmin orta yolcularına, siper eden, politik eyyamcıların, akıl tutulmalarının bana vereceği hiçbir ders yoktur, olamaz. Bu böyle biline…
Bir de şu: Devletin malı deniz yemeyen domuz demişim de, örnek vermemişim… Çok komik, hatta trajikomik. Hâlbuki o yazı baştan sona o örneklerle, o yolsuzluk bilgileri ile doluydu. Heyhat… Gözleri var görmez, kulakları var işitmez… Çünkü o olayların öznesi olanlar AKP’li… Bir siyasi mensubiyet bu kadar mı kör eder insanı? Ve bu kadar mı alem kör, millet sağır zannedilir.
Bir de komik öneriniz var Hasan Bey, o eleştiriler yerine Malatya’nın neden gerilediğini yazmam gerekiyormuş…
Gülelim mi ağlayalım mı? İşte tam da avukatlığını üstlendiğiniz bu kadro yüzünden, yoksulluğu ve dilenciliği kurumsallaştıran zihniyet yüzünden, hırsızı, uğursuzu ‘bizden’ ise mübah gören anlayış yüzünden, yerel yönetimleri talan etmeyi, kenti yağmalamayı marifet sayan, yönetimde ahlakı egemen kılmayı sorun etmeyen, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Siyasetin tek limanı ahlaktır’ sözünü ‘Siyasetin tek limanı çıkar kardeşliğidir’ şekline dönüştüren, bu yolla, hazır musluk akarken helal-haram ayrımı yapmaksızın testisini doldurma gayretindeki anlayıştır Malatya’yı geri bırakan. Buna tabii sözde sivil toplum örgütlerinin AKP’nin arka bahçesi pozisyonuna getirilmesi, bu örgütlerin başındakilerin AKP’de siyaset yapma planı ile sus-pus olmaları, muhalefet partilerinin pasifliği, bu bağlamda CHP Malatya Milletvekili Mevlüt Aslanoğlu’nun düşük profilli, hatta kişiliksiz muhalefetini de eklemek zorundayız.
İlahiyat Fakültesi Dekanı Cem Zorlu’nun istifası sürecinde Rektör Cemil Çelik’e muhalefet yaparken bugün onu ‘Mücadele Birliği’nden haberi bile olmayan fukara’ nitelemeniz ise Rektör Çelik’e yanaşma gayretinizin anlamsız bir unsuru olarak cevabı bile hak etmeyen bir absürdlükten ibarettir.
Hasan Bey bana ‘’Kime sigortalanmaya çalıştığımı’’ soruyorsunuz. Cevabını beni tanıyan herkes bilir: Ben Allah’a sigortalıyım ve bu yüzden korkusuzum. Bu nedenle doğruları ve gerçekleri işte böyle AKP yöneticisi, iktidar yalakası, milletvekili / belediye başkanı / vali ayrımı yapmaksızın yüzünüze çarpabiliyorum. Ama sizin de kime sigortalandığınızı bu vesile ile öğrenmiş olduk: İktidara sigortalanmışsınız ve bu pervasızlıkla üzerime çamur sıçratıyorsunuz.
Kurtuba Kitap & Kahve meselesini de hiç mi hiç anlamamışınız. Onu da hatırlatayım. Anlamadığınız bir olay üzerinden de Vali Ulvi Saran’a yaranma çabanız çocukça kalıyor. Bilginize…
Yine diyorsunuz ki, ‘’Malatya’nın fotoğrafını çekmeliydin.Sen resim yapmaya çalışmışsın’’. Ben ne resim yaptım, ne fotoğraf çektim. Ben Malatya’yı yönete(meye)n AKP’li kafadarların Malatya’yı düşürdükleri utanç verici gerçeğin röntgenini çektim. Sizi acıtan da bu sanırım.
Benim yazımın okunup okunmadığını bilmediğini, belki muhataplarının kaale bile almayacaklarını söylüyorsunuz. Aynı yazı içinde bu kadar mı insan kendisini tekzip eder ve bu kadar mı çelişkiye düşer? Benim okunup okunmadığımı, kendi yazınızın giriş bölümünü okursanız anlarsınız. Kaale alınmak konusuna gelince, namuslu bir gazetecinin tek endişesi kaale alınmak değildir. Namuslu gazetecinin başat amacı sadece kamu yararı gözeterek, halkın haber alma ve bilgi edinme özgürlüğü yolunda gerçekleri günyüzüne çıkarmak / cesur duruş göstererek meslek onuru ile hareket etmek, sübjektif yorumlarında bağımsız / bağlantısız duruş sergileyerek millet ve tarih önünde Allah’ın kendine bahşettiği yazma kabiliyetinin sorumluluğunu yerine getirmektir.
Tıpkı AKP’ye açılan kapatma davası sürecinde mücahitlikten müşahitliğe, müşahitlikten müteahhitliğe dizgesi ile geriye doğru evrilen pek muhterem mücahitler (!), sahte demokratlar masa altında saklanmak için hazırlanmaya başlarken, AKP’nin bütün günahlarına, kaypaklıklarına, amorf tutumlarına karşın özgürlükçü güçlerin safında yer aldığımı tarih ve okuyucu önünde ortaya koymak için anti-demokrat güçler karşısında AKP’yi destekleyen ”Savunma Hakkınızı Kullanmayın, Halkın İradesini Sanık Sandalyesine Oturtmayın” başlıklı bir yazı yazdığım gibi…
Sözkonusu yazı hala blog sayfamda yayındadır.
Okuyun ve utanın: http://niyazidogan.blogcu.com
Ha, bu kaale alınmadığımız anlamına gelmiyor elbette. Bu konuyu merak ediyorsanız, sizce her türlü günahtan ve eleştiriden müznezzeh olan AKP’li ablalarınıza, abilerinize sorarsınız. Onlar sizin ihtiyaç duyduğunuz cevabı vereceklerdir. İlaveten Mustafa Şahin’in başkanlığındaki AKP İl Yönetimi’ndeki isimlerin bile o yazı için takdirlerini tarafıma yazılı olarak ilettiğini söylersem ne diyeceksiniz acaba? ‘Malatyahaber.com.’da yorum bölümü olmadığı için okuyucunun nasıl değerlendirdiğini bilmiyoruz’ diyorsunuz. O sitenin yorum bölümü var. Gerçekleri görmek istemediğiniz gibi, Malatya kamuoyunun en canlı tartışmalarının yapıldığı o okuyucu platformunu da görmek istememişsiniz anlaşılan. Nedenini ise tahmin edebiliyorum, canınızı acıtan yazı, yoğun bir okuyucu ilgi ve desteği ile karşılandı çünkü.
Son Söz: İslam Tarihi’nden bir anekdot:
Olay Hz. Ömer’in Halifeliği döneminde yaşanıyor.
Ubey b. Ka’b bir ayet okur. Hazreti Ömer de ‘’Yalan söylüyorsun’’ der. Ubey bunun üzerine: ‘’Asıl yalan söyleyen sensin’’ diye karşılık verir. Orada bulunanlar, ‘’Mü’minlerin emirini yalancılıkla mı itham ediyorsun?’’ diye müdahale edince Ubey şöyle söyler : ‘’Benim mü’minlerin emirine sizden daha çok saygım var. Fakat Allah’ın kitabını tasdik etmek için onu yalanlamak mecburiyetindeyim. Allah’ın kitabı yalanlanırken mü’minlerin emirini tasdik edemem’’ Bunun üzerine Hz. Ömer ‘’Ubey doğru söylüyor’’ der ve şöyle devam eder : ‘’ Beni, yanlışa meyledince düzelten bir topluluk içinde kılan Allah’a, hamd ederim’’
Hz. Ömer’den örnek veriyorum. Lakin nafile bir çaba sanki. İslami hareket geleneğini ‘Harun gibi gelip Karun gibi gidenler’i korumak ve kollamak için kullananlar ve kleptokrasiye alkış tutanların konjonktürel gündeminde Hz. Ömer Adaleti yok çünkü. Aferin size…26.02.2010