Herşey 24 Aralık 1995 genel seçimlerinden sonra başlamıştı aslında. Refah Partisi yüzde 21.4 oy alarak seçimin galibi olmuştu.
Dönemin cumhurbaşkanı Demirel, Erbakan'a hükümeti kurma görevini vermemek için olağanüstü gayret gösterdi. Çaresiz kalınca görevi kerhen vermek zorunda kaldı.
Erbakan hükümet kurmak için ANAP ve DYP ile görüşmelere başladı. Ancak her iki parti de Erbakan'la koalisyon kurmaya yanaşmadı. Bunun üzerine Erbakan, "Kahvemizi içip tiyatroyu izleyeceğiz" dedi ve görevi Demirel'e devretti.
Ana-Yol hükümeti kurulmuştu. Ancak kısa süre sonra Çiller ile Mesut Yılmaz arasında anlaşmazlık başgöstermişti. Ana-Yol hükümetinin devam edemeyeceği görülmüştü.

Ayrıca Ana-Yol hükümetinin aldığı güvenoyunda da bir sorun vardı. Refah Partisi milletvekili Mustafa Kamalak Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş ve "Anayasaya aykırı iç tüzük ihdası" hükmüne varan Anayasa Mahkemesi güven oylamasını iptal etmişti.
ERBAKAN BAŞBAKAN OLUYOR
Ana-Yol hükümeti bozulunca Demirel hükümet kurma görevini yeniden Erbakan'a vermek zorunda kalmıştı. Erbakan, DYP lideri Tansu Çiller'le anlaşarak 54'üncü hükümetin Başbakan'ı oldu.

EKONOMİK HAMLE
Hükümete gelmesinin ardından ekonomik hamlelere başlayan Erbakan, memur, işçi ve emeklilere ortalama yüzde 50 ile 500 arasında zam yaptı. Müslüman Ortak Pazarı olarak bilinen D-8'i kurdu.

RAHATSIZ OLDULAR
Ancak Erbakan'ın ekonomik hamlesi, gelirlerini faiz ve enflasyon üzerine inşa eden çevreleri rahatsız etti. İşte tam da o günlerde Kartel Medyası devreye girdi. Doğan grubunun başını çektiği gazeteler, sahte irtica manşetleri atmaya başlamıştı.
BİR BARDAK SUDA KOPAN FIRTINA
Erbakan'ın Libya gezisi, Başbakanlıkta tarikat şeyhlerine verilen iftar yemeği bahane edilerek adeta bir bardak suda kıyametler koparıldı. Medya tüm güçleriyle hükümeti devirmek için devreye girmişti.

TANKLAR SAHNEYE ÇIKIYOR
Şimdi Kara Kuvvetleri Komutanı olan Erdal Ceylanoğlu, Sincan'da düzenlenen bir tiyatroda "Şeriat propagandası" yapıldığı gerekçesiyle 4 Şubat'ta tanklarla sokağa çıkmış, gazetecileri çağırarak, görüntü alınmasını sağlamış, ülke darbeyle tehdit edilmişti.

DEMOKRASİYE BALANS AYARI
Birkaç gün sonra Genelkurmay ikinci Başkanı Çevik Bir, demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçecek,"Balans ayarı yaptık" açıklamasında bulunmuştu. Amerika'da bulunan Bir, adeta darbe için zemin yoklamakta, ABD'deki İsrail lobisinin hoşuna gidecek cümleler sarfetmekteydi. O zamanın kudretli komutanı daha sonra, "Gaza gelmiştik" açıklaması yapmıştı.

Bir Paşa, dönemin İçişleri Bakanı'nı arayarak, "Oraya gelirsem seni bakanlığın önünde ....... oturturum" demişti.
O dönemin beşli sivil çetesi de aynı koro içinde görevini almış, TOBB, TÜSİAD, DİSK, KESK ve TÜRK-İş her ortamda milletin değerlerine karşı kampanya başlatmıştı.
Rantiyeci çevrenin bayrak isimleri, "Bu hükümeti yıkın, ne kadar para lazımsa verelim" demeye başlamıştı. Çünkü yıllardık alıştıkları kolay yoldan para kazanma dönemi bitmek üzereydi.
İSRAİL'DEN MESAJ
28 Şubat'tan bir gün önce İsrail'den mesaj gönderen Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, "Demokrasi işliyor" demişti. Mesajın neden İsrail'den verildiği ise anlaşılamamıştı. Birkaç gün öncesinde Amerika'dan Çevik Bir'in mesaj vermesinin ardından İsrail'den böyle bir ses çıkması, "İcazet mi alındı?"sorusunu gündeme getirmişti.

POSTMODERN DARBE "28 ŞUBAT"
Şartların olgunlaştığını düşünen zihniyet, 28 Şubat günü 9 saat süren bir toplantıda hükümete 18 madde dayatmaya çalışmış, ancak Erbakan imzalamayı reddetmişti. O maddelerin uygulamaya konulması demek, milletin tüm değerlerinin ayaklar altına alınması demekti...

SAHTE İRTİCACILAR HER YERDE
Aynı tarihlerde, müslümanları kötü göstermeyi amaçlayan korkunç bir tezgah kurulmuştu. Hükümeti biran önce istifaya zorlamak isteyen çevreler, toplumda müslümanların imajını zedelemek için komplolar üretiyordu. Müslüm Gündüz isimli bir mezcup, elinde asası ve uzun saçları ile, etrafındaki adamlarla Ankara'ya yürümeye başlamıştı.
Aradan çok geçmemiş, "Müslüman şeyh" olarak lanse edilen Gündüz, bir kadınla basılmış ve topluma,"Müslümanların gerçek yüzünü!" göstermeyi amaçlayan komplo amacına ulaşmıştı.
Basın, aylarca mağdur edilen başörtülü Fadime Gündüz, sahte Şeyh Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz'le yatıp kalkmıştı. Düzmece ilişkiler, basın tarafından kullanılmış, "İrtica her tarafı sardı. İrtica işte böyle tehlikeli birşeydir" mesajını vermek isteyenlerin bu oyunu, toplumu derinden etkilemişti.

KABİNEYİ İÇERİDEN HANÇERLİYORLAR
Erbakan, herşeye rağmen hükümeti bırakmıyordu. Bunun üzerine başka bir plan devreye sokulmuş, DYP içinden Hüsamettin Cindoruk ve İsmet Sezgin liderliğinde bir ekip istifa ederek hükümetin mecliste çoğunluğu kaybetmesini sağlamıştı.

YÜKSEK YARGI HİZAYA GETİRİLDİ
11 Haziran 1997'de Genelkurmay'da Yüksek Yargı mensuplarını toplayan askerler, verdikleri brifingte adeta hukuku ayaklar altına almıştı. Adeta hizaya getirilen Yüksek Yargı mensupları, brifing salonunda kendilerine yüksek perdeden emirler veren askerleri coşkuyla alkışlıyordu. Salonun en başında Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu oturuyordu.
BEKLENEN İSTİFA
Mecliste çoğunluğu yitiren Erbakan, 18 Haziran'da istifasını sunmuş, başbakanlığı Tansu Çiller'e teslim ettiğini duyurmuştu.

DEMİREL'İN OYUNU
28 Şubat'ın başrol oyuncularından Demirel, bunu fırsat bilerek tarihte eşine rastlanmayan bir şekilde hükümeti kurma görevini Tansu Çiller yerine DYP milletvekili Yalım Erez'e vermişti.
SİYASİ HAYATIMA MAL OLSA BİLE
Ancak Erez hükümet kurmayı başaramayınca görev bu kez Mesut Yılmaz'a tevdi edilmişti. Mesut Yılmaz, "Siyasi hayatıma mal olsa bile" diyerek 28 Şubat kararlarını uygulamak üzere Anasol-D hükümetini kurdu. Yılmaz'ın yardımcısı ise Bülent Ecevit'ti.

ZULÜM DÖNEMİ BAŞLAMIŞTI
İmam Hatip okullarının orta kısımları kapatılmış, 12 yaşından küçüklere Kuran öğretmek yasaklanmış, başörtülüler okullara alınmamaya başlanmış, meslek okullarına katsayı zulmü devreye sokulmuştu.
28 Şubat kararlarlarından olan, Batı Çalışma Grubu, başbakanlık bünyesinde askerlerden oluşturulmuş, ve adeta müslümanlar için bir "sürek avına" dönüştürülmüştü.

MEDYA TOPYEKÜN SAVAŞ AÇMIŞTI
Medyanın silahşörleri de "İrticaya topyekün savaş" açmışlardı. Dönemin tanıkları, "irtica kanıtlarının tamamının gazete kupürlerinden" ibaret olduğunu söylüyordu.

Artık "Andıç"lı günlerimiz başlamıştı. Şemdin Sakık üzerinden psikolojik harekat başlatan çevreler, basında kendilerine pirim vermeyenleri de harcamaya başlamışlardı. 25 Nisan 1998'de Sakık'ın sözde itirafları yüzünden Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Mehmet Altan gibi yazarların işine son verildi.
Ahmet Necdet Sezer'in başkanı olduğu Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi'ni kapatmaya karar vermişti.
BANKALAR BOŞALTILIYOR
İrtica yaygaralarının ayyuka çıktığı dönemde birileri banka hortumlamaya başlamıştı. Demirel'in aile fotoğrafında yer alan Cavit Çağlar, Murat Demirel gibi isimler Türkiye'deki bankalardan 50 milyar dolar hortumlamıştı. O dönemi özetleyen cümle, "İrtica bahane, rant şahane" idi.

Yılmaz hükümeti Türkbank skandalının ardından dağıldı. Yılmaz'ın yerine görevlendirilen Bülent Ecevit ise seçimlere kadar azınlık hükümeti kurmaktan başka bir şey yapamadı.
28 ŞUBAT TOPLUMUN ÜZERİNDEN GEÇTİ
28 Şubat'tan sonraki iki yıl içerisinde İçişleri Bakanlığı'nda görevli mülki amirler hakkında "Laikliğe aykırı tutum ve davranışları dolayısıyla" 265 işlem yapıldı. 309 belediye başkanı hakkında ise 277 işlem uygulamaya konuldu. Kemal Gürüz başkanlığındaki Yüksek Öğrenim Kurumu'ndan 750 akademisyen ve rektör hakkında "İrticacı" suçlamasıyla soruşturma açıldı. İrticai yayın yaptıkları gerekçesiyle 14 radyo ve 19 televizyon tamamen kapatıldı. Kılık kıyafet genelgesine aykırı davrandıkları gerekçesiyle 11 bin kamu görevlisi hakkında işlem yapıldı.
FETHULLAH GÜLEN'E YAPILAN
O dönemde tehdit ve baskılara maruz kalan sadece Erbakan değildi. Fethullah Gülen de vaaz kasetlerinden alınan kelimeler cımbızlanarak hedef tahtasına konulmuştu. Gazeteler Gülen hakkında, "Meğen ne şeytanmış" "Sinsi Yılan" "Takiyyeci" şeklinde manşetler atmaya başlamıştı Gülen hakkında.

Mağdurlardan biri de Yeni Asya Gazetesi sahibi Mehmet Kutlular'dı. Kutlular, bir açıklaması dolayısıyla gözaltına alınmış ve 9 ay 23 gün hapis cezası almıştı.
Ancak her zamanki gibi asıl mağdur halk olmuştu. 28 Şubat sürecinin hazırladığı 2001 krizinde hortumlanan bankaların ülkeye maliyeti 250 milyar doları bulmuştu. Mevcut hükümet, hala o dönemde yaşanan krizin faturasını ödemeye devam ediyor. Elbette ceplerimizden çıkan vergilerle...
TOPLUMSAL HAFIZA