|
RUHAT MENGİ / VATAN
Türkiye’de “demokratik açılım”ın bin çeşidinden söz ediliyor, parti liderleri demokratlık yarışına giriyorlar ama nedense demokrasinin en önemli şartlarından biri olan “milletvekili seçimlerinin halkın isteğine değil, tümüyle liderin tercihine göre yapılması” konusunda hiçbir yarışlarını izleyemiyoruz.
“Daha çok demokrasi adına” diyerek Anayasa’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek” maddeleri, Anayasa Mahkemesi ile (yüksek yargıya üye seçen) Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri gündemden düşürülmüyor, hâlâ sürekli olarak laikliğin tanımıyla uğraşılıyor, her fırsatta bir başka isim tarafından ısıtılıp tekrar öne sürülüyor (bu kez de Prof. Özbudun seçime doğru yeni tanımlarla “pasif-dayatmacı” vb. ile çıktı yine) ama ne Seçim ve Siyasi Partiler yasaları, ne yüzde 10 barajının düşürülmesi ile asıl gerçek demokrasinin sağlanması ne de dokunulmazlık konusu hiç ağza alınmıyor.
Bu nedenle de her partide sadece genel başkanların sesi duyuluyor, milletvekillerinin görüşünü soran yok. Tam aksine, maazallah farklı görüş bildiren milletvekillerinin “kellesinin tehlikeye gireceği” mesajlarını bile duyduk bu ülkede...
CHP’nin, AKP iktidarı tarafından Kürt açılımı olarak başlatılan ve bu nedenle daha baştan toplumda ırkçı, etnik bir bölünmeye neden olan açılıma karşı çıkma nedenlerinde anlaşılmayacak bir şey yok. Deniz Baykal haklı olarak “Toplumu etnik kökenlere bağlı şekilde böler, kutuplaştırır, Türkiye Anayasası etnik kimliklere göre değil ‘vatandaşlık bağı’ üzerine inşa edilmiştir, AKP uzun vadede Anayasa’nın değiştirilemez maddelerine el atıp ‘Türk milleti’ kavramını değiştirmeyi planlıyor, biz sonunda ülke için daha ciddi sorunlar yaratacak bir planın parçası olmayız” diyor.
MHP de (yani Devlet Bahçeli de) benzer şeyler söylüyor. İyi ama hem açılımın ne olduğunu tam olarak bilmeden konuşuyorlar, hem de yine sadece liderler konuşuyor.
Oysa, bu kadar önemli bir konuda, özellikle Ana Muhalefet Partisi’nin önce kendi milletvekilleri, il başkanları ile bir toplantı yapması (isterse kapalı oturum da yapabilir), onlarla tartışması ve ortak bir görüş ortaya koyması gerekir.
Ki Baykal böyle bir toplantı yapsa sonucun “mutlaka iktidarın açılım planını dinlemek” yönünde olacağına şüphe yoktur.
CHP sırf “görüşmeyi, dinlemeyi kabul etmediği” için kendi seçmeninden bile olumsuz tepki alıyor, oysa Kürt açılımı olsun Ermenistan açılımı olsun hepsini kendi “kırmızı çizgileri”ni belirterek dinlese, kendi Güneydoğu Raporu ile AKP’nin “bir türlü açıklanamayan açılımını” birlikte tartışsa ve sonunda hemen medyaya açıklasa çok daha akılcı, pozitif bir görüntü olurdu.
Bence CHP’nin çok iyi bir “halkla ilişkiler düşünce kuruluşu” desteğine ihtiyacı var. En geç 2010 Ekim veya Kasım’ında genel seçim olacağı bilinir ve tüm siyasetçiler tarafından söylenirken, rakipleri çoktan tüm gayretlerini (ve imaj çalışmalarını) bu yönde yoğunlaştırmışken hatalı bir gidiş içindeler. Çeşitli çevrelerden konuştuğum herkes bu görüşte, onu da söylemiş olayım.
Deniz Baykal bu gidişi derhal değiştirmediği ve eleştirileriyle birlikte her konuda kendi plan-projelerini, çözüm önerilerini ortaya koymadığı takdirde seçimde aynı noktada saymaları şaşırtıcı olmayacak, bunu çok iyi düşünmeli artık!
Özel hayat özel mi, değil mi?
Önce toplum olarak, özellikle de medya olarak karar vermeliyiz: Özel yaşamlar, ünlü ve topluma mal olmuş insanlar için bile “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirtildiği gibi” özel midir, yoksa sadece istediğimiz kişiler için “özel”, diğerleri için “genel” midir?
Can Dündar’ın evli olmasına rağmen “sevdiği kadın” la fotoğrafının çekilmiş olması hızlı bir tartışma yarattı. Yazanların çoğu “herkesin başına gelebilir, biz de masum değiliz, belki eşini de, birlikte görüntülendiği kadını da seviyordur” benzeri açıklamalar getirdiler olaya...
Ki ben diyorum ki “Bize ne?.. Size ne?”.. Öyle ya üç yetişkin insan arasındaki olay (büyük bir hata bile olsa) sadece onların üçünü, belki bir de çocuklarını ilgilendirir. Kimsenin ileri geri konuşma hakkı yoktur ki, Can Dündar neden açıklama yapma gereği duydu onu bile anlamıyorum. Herhalde “Eşini seven bir erkek, mutlu bir aile babası” imajının zedelenmesini istemedi ama “eşinin haberinin olduğunu” söylemesi de bence eşi açısından haksız bir açıklamaydı.
Her neyse, adı üstünde “özel hayat” kişilere özeldir, başkalarının burnunu sokma, değerlendirme yapma hakkı hoş görülmez. Ama işte bu Atatürk için de geçerlidir, hem de bir ülkenin kurtarıcısı, kurucusu, önderi, kahramanı olarak çok daha fazla geçerlidir. Eğer onun hiçbir özeli kalmamalı; tüm ilişkileri, aşk mektuplarının detayları, korkuları, insani zaafları ortaya dökülmeli, o da sıradanlaşmalı ve hatta bazı konu ve konuşmalar “senaryo yazarının yorumları ve hayal gücü katılarak, saptırılarak verilmeli” diyor, bunun aksini düşünenleri ise “tabulaştırmakla” suçluyorsanız o zaman kendi özelinize müdahale olduğunda “Gazetecinin görevi özel hayatlara girmek olmamalı” sözünüz havada kalır. Bunları zamanında iyi düşünmek lazım.
(Not: Yeri gelmişken söylemek istiyorum: Geçen Pazar, zaman nedeniyle Her Açıdan’ın sonunda kısaca değindik, Can Dündar’ın “kendi yorumlarını kattığını, bazılarında hata yaptığını, maksadını aştığını” söylemesine rağmen Yunanistan’da “Mustafa” filminin DVD’leri çok satan bir gazete tarafından dağıtılarak izlendi. Can Dündar’ın “Turgut Özakman’a verdiği ‘hataları düzeltme’ sözünü tutarak filmi hemen düzeltmesi, hatalı olan DVD’leri ve film bantlarını ise bugünden itibaren gösterimden çekmesi” gerekiyor.) |